NATO Ankara Zirvesi 2026: Mehterin Sesi, Trump’ın Mesajı ve Türkiye’nin Egemenlik Sorusu

Türkiye’nin NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapması, ülkemizin askerî gücünün ve bölgesel öneminin açık bir göstergesidir. Ancak devletler arası ilişkilerde törenlerden çok sonuçlara, dostluk sözlerinden çok millî çıkarlara bakmak gerekir.

NATO Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde gerçekleştirildi. Türkiye, 2004 İstanbul Zirvesi’nin ardından ikinci kez NATO liderlerine ev sahipliği yaptı.

Zirve sonunda yayımlanan Ankara Bildirisi’nde NATO Antlaşması’nın 5’inci maddesine, yani “Bir üyeye yapılan saldırı bütün üyelere yapılmış sayılır” ilkesine bağlılık yeniden ilan edildi. Rusya, Avrupa-Atlantik güvenliği açısından uzun vadeli tehdit olarak tanımlanırken NATO ülkeleri 50 milyar doların üzerinde yeni savunma tedariki açıkladı. Ukrayna’ya 2026 yılı için 70 milyar avroluk askerî ekipman, yardım ve eğitim desteği taahhüt edildi. İran’ın nükleer silaha sahip olmaması ve Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer serbestisine saygı göstermesi gerektiği de bildiride yer aldı.

Türkiye’nin böylesine önemli bir zirveye ev sahipliği yapması elbette değerlidir.

Türk ordusunun gücü, ülkemizin jeopolitik konumu ve bölgesel krizler karşısındaki belirleyici rolü, Ankara’yı görmezden gelinemeyecek bir merkez hâline getirmektedir.

Ancak zirvede alınan kararlardan çok, ABD Başkanı Donald Trump’a uygulanan ayrıcalıklı karşılama ve iki liderin açıklamaları gündeme damga vurdu.

Trump’a yapılan özel karşılama ne anlatıyor?

Donald Trump’ı Ankara Havalimanı’nda bizzat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan karşıladı. Trump için hazırlanan hava gösterisi, geniş güvenlik tedbirleri ve yeni havalimanı binasına adının verilmesi, ziyaretin diğer liderlerin gelişlerinden belirgin şekilde ayrılmasına neden oldu.

Burada yalnızca diplomatik protokol değil, siyasi bir önceliklendirme de vardı.

Trump, Erdoğan ile gerçekleştirdiği görüşmede Ankara’daki yolları ve havalimanındaki düzenlemeleri övdü. Erdoğan ile aralarındaki ilişkinin özel olduğunu, Türkiye’nin askerî bakımdan önemli bir güç hâline geldiğini söyledi.

Ancak konuşmasının devamında kullandığı ifadeler, bu övgülerin arkasındaki güç ilişkisini de ortaya koydu.

Trump, Rahip Andrew Brunson meselesini yeniden gündeme getirerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı aramasının ardından Brunson’ın serbest bırakıldığını anlattı. Hukuken Brunson bir mahkeme kararıyla serbest bırakılmış olsa da Trump, yaşananları kendi kişisel etkisinin sonucu gibi sundu.

Türk milleti o günleri unutmadı.

O dönemde iktidar tarafından Brunson’ın bırakılmayacağı yönünde son derece sert açıklamalar yapılmış, ardından ABD’nin uyguladığı ağır diplomatik ve ekonomik baskıların gölgesinde Brunson tahliye edilmişti.

Şimdi aynı olayın, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde ABD Başkanı tarafından bir nüfuz gösterisi şeklinde anlatılması kabul edilebilir değildir.

Devletler arasında dostluk olabilir. Liderler arasında kişisel uyum da kurulabilir.

Fakat Türkiye Cumhuriyeti’nin itibarı, başka bir ülkenin başkanının “Aradım ve serbest bıraktırdım” diyebileceği kadar kişiselleştirilemez.

Diplomasi, iki liderin birbirine ne kadar güzel söz söylediğiyle değil, devletlerin birbirinden ne aldığıyla ölçülür.

F-35, CAATSA ve KAAN konusunda sonuç nerede?

NATO Ankara Zirvesi öncesinde kamuoyunun en fazla üzerinde durduğu konuların başında F-35 savaş uçakları, CAATSA yaptırımları ve millî muharip uçağımız KAAN için gerekli motorlar geliyordu.

Trump, Ankara’daki görüşmesi sırasında Türkiye’ye uygulanan CAATSA yaptırımlarını kaldıracağını açıkladı. Ancak siyasi bir açıklama yapılmış olması, yaptırımların hukuken ve fiilen tamamen kaldırıldığı anlamına gelmemektedir.

Yaptırımların nasıl ve hangi takvimle kaldırılacağı, S-400 sistemleriyle ilgili anlaşmazlığın nasıl çözüleceği ve ABD Kongresi’nin göstereceği tepki henüz açık değildir.

Trump, Türkiye’nin yeniden F-35 programına alınması konusunda da kesin bir karar ilan etmedi. Konuyla ilgili karar vereceklerini söylemekle yetindi. Reuters’ın aktardığına göre F-35 satışı önündeki hukuki ve kongresel engeller de henüz tamamen ortadan kalkmış değildir.

Türkiye, F-35 programına ortak olmuş, parasını ödemiş ve üretim zincirinde sorumluluk üstlenmiş bir ülkedir.

Bize ait olanı bir lütuf gibi beklemek yerine, hukuki ve diplomatik haklarımızı kararlılıkla savunmalıyız.

KAAN’ın ilk bloklarında kullanılması planlanan General Electric üretimi F110 motorları konusunda ise zirve öncesinde önemli bir gelişme yaşandı. Trump yönetimi, 700 milyon doların üzerindeki motor satışını ABD Kongresi’ne resmen bildirdi.

Bu, yok sayılamayacak kadar önemli ve olumlu bir adımdır.

Ancak bildirim, motorların hemen teslim edildiği veya bütün sorunların çözüldüğü anlamına gelmemektedir. Kongre süreci, olası siyasi itirazlar, teslimat takvimi ve motorların yıllar sonra teslim edilebilecek olması belirsizliğin devam ettiğini göstermektedir.

Türkiye’nin asıl hedefi, KAAN’ın kalbini de kendi imkânlarıyla üretebilecek bir savunma sanayisine ulaşmak olmalıdır.

Zirvenin gerçek başarısı, “Erdoğan benim iyi dostum” sözleriyle değil, şu soruların cevaplarıyla ölçülmelidir:

Türkiye F-35 programına hangi şartlarla ve hangi tarihte dönecektir?

Parasını ödediğimiz uçaklar ne zaman teslim edilecektir?

CAATSA yaptırımları hangi takvimle ve hangi şartlarla tamamen kaldırılacaktır?

KAAN’ın F110 motorları ne zaman teslim edilecek, yerli motor hangi tarihte hazır hâle gelecektir?

ABD’nin PKK/YPG’ye verdiği askerî ve siyasi destek tamamen sona erecek midir?

Türkiye’ye uygulanan bütün savunma sanayisi kısıtlamaları fiilen kaldırılacak mıdır?

Bu soruların cevapları henüz açık değildir.

Mehter, yeniçeriler ve Cumhuriyet’in kimliği

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen akşam yemeğinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan, devlet ve hükûmet başkanlarıyla eşlerini kapıda karşıladı.

Beştepe’deki resepsiyon ve akşam yemeği, NATO’nun resmî programında da Cumhurbaşkanı ve eşi tarafından verilen bir davet olarak yer aldı.

Törende tarihte kurulan 16 Türk devletini temsil eden bayraklar ve askerler, yeniçeri kıyafetli görevliler ve Millî Savunma Bakanlığı Mehteran Birliği yer aldı.

Türk tarihi yalnızca Cumhuriyet’ten ibaret değildir.

Hunlardan Göktürklere, Selçuklulardan Osmanlı’ya kadar uzanan büyük devlet geleneğimizle gurur duyarız. Mehter de yeniçeri de tarihimizin bir parçasıdır.

Tarihini unutan milletler geleceğini kuramaz. Ancak tarihî miras, Cumhuriyet’in yerine konulamaz; Cumhuriyet’i tamamlayan ve besleyen bir değer olarak yaşatılmalıdır.

Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünkü meşruiyetinin kaynağı hanedanlık değil, millî egemenliktir.

Tarihî sembollerin devlet törenlerinde kullanılması tek başına bir rejim değişikliğinin kanıtı sayılamaz. Ancak Cumhuriyet’in kurucu değerlerinin geri plana itildiği, Osmanlı sembollerinin siyasi bir kimlik olarak öne taşındığı bir ortamda bu tercihler doğal olarak sorgulanır.

Trump’ın Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün huzuruna çıkmasını sağlayacak bir Anıtkabir ziyaretinin resmî programda yer almaması da kamuoyunda haklı olarak tartışılmıştır.

Sorun mehter değildir.

Sorun, mehterin sesi yükselirken Cumhuriyet’in kurucu iradesinin sessizleştirilmesidir.

İtibardan elbette tasarruf edilmez. Fakat itibar, gösterişli sofralardan ve törenlerden önce egemenlikte, bağımsız dış politikada ve başka devletlerin karşısında eşit durabilmektedir.

Devletlerin itibarı, saraylarının büyüklüğüyle değil, masadaki ağırlığıyla ölçülür.

Büyükelçi Tom Barrack’ın sözleri neden önemlidir?

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın, Batı’nın son yüz yılda Orta Doğu’ya dayattığı sınırlar ve yönetim düzenleri hakkındaki açıklamaları Türkiye’de haklı tartışmalara neden oldu.

Barrack, Batı’nın bir asır önce haritalar, mandalar ve yapay sınırlar dayattığını; Sykes-Picot düzeninin Suriye’yi ve bölgeyi emperyal çıkarlar doğrultusunda böldüğünü söyledi.

Ancak Barrack aynı zamanda Suriye’nin bölünmesine karşı olduklarını, tek devlet, tek hükûmet ve tek ordu anlayışını desteklediklerini de açıkladı.

Bu nedenle Barrack’ın açıklamalarını dikkatle takip etmeliyiz; fakat sözlerini kanıtlanmış bir “Türkiye’yi eyaletlere bölme planı” gibi sunmak da doğru değildir.

Devlet aklı, ne söylenen her sözü masum kabul eder ne de belgesiz iddiaları gerçek gibi sunar.

ABD büyükelçilerinin açıklamaları yalnızca kişisel kanaat olarak değerlendirilemez. Bu sözler, Washington yönetiminin bölgeye nasıl baktığını anlamamız açısından önemlidir.

Türkiye açısından temel kırmızı çizgi ise açıktır:

Üniter devlet yapımız, millî egemenliğimiz ve Anayasa’nın değiştirilemez hükümleri hiçbir uluslararası pazarlığın konusu olamaz.

Türkiye’nin sınırlarının çevresinde ne oluyor?

Suriye’deki gelişmeler, yalnızca komşu bir ülkede yaşanan iç meseleler olarak görülemez.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Şam ziyareti ve ABD Başkanı Trump’ın Suriye’yi teröre destek veren ülkeler listesinden çıkarmak üzere Kongre’yi bilgilendirmesi, Şam yönetiminin Batı dünyasına yeniden kabul edilme sürecinin hızlandığını göstermektedir.

ABD’nin aldığı kararın yürürlüğe girebilmesi için 45 günlük Kongre inceleme sürecinin tamamlanması gerekmektedir.

Suriye’de Kürtlerin öncülük ettiği SDG ile Şam yönetimi arasında yapılan anlaşma ise askerî ve sivil yapıların merkezi devlet kurumlarına dâhil edilmesini öngörmektedir.

Anlaşma kâğıt üzerinde ayrı bir devlet kurulmasını değil, SDG unsurlarının merkezi yönetime bağlanmasını esas almaktadır. Ancak Türkiye açısından belirleyici olan, PKK/YPG kadrolarının gerçekten tasfiye edilip edilmediği ve bu yapının farklı bir isim altında varlığını sürdürüp sürdürmeyeceğidir.

Türkiye sözlere değil, sahadaki sonuçlara bakmalıdır.

İran’da ise çok daha büyük bir tehlikenin işaretleri görülmektedir.

İsrail’in, İran’ın batısındaki bazı silahlı Kürt gruplarla temas kurduğu; bu grupların İran-Irak sınırındaki bazı bölgeleri ele geçirme planlarını desteklediği yönünde ciddi haberler yayımlanmıştır. Reuters’ın haberinde PJAK, PDKİ ve PAK gibi yapıların da yer aldığı grupların hedefinin federal bir İran içerisinde yarı özerk bir bölge oluşturmak olduğu belirtilmektedir.

Bu girişimlerin başarıya ulaştığını veya İran’da yeni bir bölgesel yönetim kurulduğunu söylemek için bugün yeterli veri bulunmamaktadır.

Ancak Irak’ın kuzeyinde oluşan yapı, Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeler ve İran sınırındaki silahlı hareketlilik birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin çok dikkatli olması gerektiği açıktır.

Devlet aklı, tehlike kapıya dayandıktan sonra değil, daha uzaktayken tedbir almayı gerektirir.

“Terörsüz Türkiye” süreci bölgeden bağımsız değildir

Türkiye’de “Terörsüz Türkiye” adı altında yürütülen süreç de sınırlarımızın çevresindeki bu gelişmelerden ayrı değerlendirilemez.

TBMM’de kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı rapor, 18 Şubat 2026 tarihinde 47 kabul, 2 ret ve 1 çekimser oyla kabul edildi.

Abdullah Öcalan’ın sürecin merkezindeki isim hâline getirilmesi ise Türk milletinin haklı endişelerini artırmaktadır.

Terörün sona ermesini elbette hepimiz isteriz.

Askerlerimiz, polislerimiz ve vatandaşlarımız artık şehit olmasın isteriz.

Fakat terörün sona ermesi başka, terör örgütünün ve elebaşının siyasi olarak aklanması başkadır.

PKK’nın silah bırakması, Türk devletinin bir terör örgütüyle anayasa pazarlığı yapmasını gerektirmez.

Terör örgütünün silah bırakması bir lütuf değildir. Zaten hukuk devletinde olması gereken budur.

Üniter devlet yapısının gevşetilmesi, yerel özerklik, kimlik temelli anayasal düzenlemeler veya terör örgütünün siyasi taleplerinin farklı kavramlarla hayata geçirilmesi barış değildir.

Bunlar, gelecekte yaşanabilecek yeni çatışmaların zeminini oluşturur.

Türkiye’nin içeride attığı her adım, Irak, Suriye ve İran’da şekillenen yeni güvenlik mimarisinden bağımsız değildir.

Bu nedenle süreç kapalı kapılar ardındaki pazarlıklarla değil; şehit ailelerinin, gazilerimizin ve Türk milletinin vicdanını yaralamayacak bir açıklıkla yürütülmelidir.

Türkiye Cumhuriyeti terörü bitirir; terör örgütüyle devletin temel niteliklerini tartışmaz.

Sonuç: Devletlerin dostu değil, çıkarı vardır

NATO Ankara Zirvesi’nin Türkiye’de gerçekleştirilmesi önemli bir diplomatik kazanımdır.

Türk ordusunun gücü, ülkemizin stratejik konumu ve bölgesel ağırlığı bütün dünyaya bir kez daha gösterilmiştir.

Ancak Türkiye’nin ihtiyacı, yabancı liderlerin Erdoğan’a yönelik kişisel övgüleri değil; Türk milletinin çıkarlarını güvence altına alan somut sonuçlardır.

Trump bugün Erdoğan’ı över, yarın Türkiye’ye başka bir yaptırım uygulayabilir.

Çünkü devletler kişisel dostluklara göre değil, millî çıkarlarına göre hareket eder.

Türkiye Cumhuriyeti de aynı ciddiyetle hareket etmelidir.

Mehterin sesi yükselebilir, törenler görkemli olabilir, sarayın kapıları dünya liderlerine açılabilir.

Fakat asıl mesele, o kapılar kapandıktan sonra Türkiye’nin masadan ne aldığıdır.

Devletler törenlerle değil, masadan kalkarken elde ettikleri kazanımlarla büyür.

Bizim ölçümüz Trump’ın övgüsü değil, Türk milletinin çıkarıdır.

Bizim kırmızı çizgimiz sarayların ihtişamı değil, Cumhuriyet’in üniter yapısıdır.

Bizim siyasetimiz kişisel dostluklara değil, millî egemenliğe dayanır.

Türk devletini Türk milletinin iradesi yönetecektir.

Hacı FİLİK
Zafer Partisi Çayırova İlçe Başkanı

RİTMİ YAKALA

Merhaba sevgili okurlarım, bu yazımda sizlere hayatın bir döngüsü olduğunu ve bu döngünün önüne geçilemeyeceğini anlamak için bir kaç şeyden bahsedeceğim.

Hayatın bir döngüsü vardır, gün 24 saattir bir yıl 365 gün 6 saat bu belirlidir ve değiştirilemez. 2020 yılı çok kötü geçti diye dünya aman biraz daha hızlı döneyim de bu yıl bitsin demedi diyemez. Güneşin bir döngüsü var mevsimlerin bir döngüsü var, açan çiçeklerin, göçmen kuşların, hayatın bir döngüsü var bunun önüne geçemeyiz. Bir çilek vaktinden önce kızarmaz, bir gül vaktinden önce açmaz. Bu hızlı yaşama isteği sadece insanda var. Onun da sebebi ölümlü olduğunu bilmesi ve kısıtlı bir zamanın olması.

İnsan hayatın bu kısalığından o kadar endişe ediyor ki her şeyi yapmak ve yaşamak istiyor. Yeni çıkan filmleri izlemek, yeni çıkan kitapları okumak, gezmek yeni yerler görmek, sevmek sevilmek, çalışmak kariyer sahibi olmak, çok para kazanmak ve lüks içinde yaşamak gibi bir sürü isteği var ve bu istekleri yerine getirmek için hep bir koşuşturmacanın içinde kalıyor. Bu koşuşturma sırasında hayatın renklerini kaçırıyoruz. Her yeni çıkan filmi izlemek isterken kötü bir film izleyip sınırlı olan yaşamından 2 saati kötü bir film izleyerek geçirdin yada kötü bir kitabı okudun ve iyi olan filmi izlemedim diye yada iyi bir kitabı okumadım diye hep bir keşke lerin içine düşecek ve kendisini büyük bir kaygının depresyonun içerisinde bulur ve böyle olduğu için hiçbir şeye yetişemez hayatı kaçırır.

Kaygı insanı yaşamaktan alıkoyan en büyük hastalığıdır

Kaygılar insanı insan olmaktan çıkarır, kaygılardan kurtulmak için kültür sahibi olmak gerekir. Para kazanmak için kültür gerekmez, ama parayı harcamak için kültüre ihtiyaç vardır. Mesela yemek kültürü, bir açık büfeden yemek seçmek için önemlidir, eger yemek kültürümüz yoksa yediğiniz yemekten zevk alamaz hatta midenizi bozabilirsiniz. açık büfede seksen çeşit yemek ve meze var siz hepsini yiyemezsiniz biraz ondan, biraz bundan aman allahım daha yiyemediğim yetmiş sekiz çeşit yemek var onları yiyemedim diye üzüleceğinize, yemekten hoşlandığınız ve keyif aldığınız yemekleri seçerek kendinize bir ziyafet çekebilirsiniz ve diğer kalan yemekleri yemediniz diye üzülmezsiniz. Kültür sahibi olmak iyi bir filmi seçebilmektir ve o iyi filmi izledikten sonra ne iyi yapmışım diyerek izlemediğiniz diğer kötü filmleri düşünmezsiniz aynı şey bir kitabı okurken de geçerli. Hayatımıza aldığımız kaliteli şeyler kaliteli yaşamamıza sebep olacaktır bu kaliteyi seçerkende kültürün önemi büyüktür. Hayatın o ritmini yakalamak önemli herşeye sahip olmayabiliriz ama kaliteli bir yaşam bizim kendi elimizde.

Fastfood alışkanlığı,
bireyde biyolojik
dengenin bozulmasına
yol açmaktadır.

Önce kendini tanımalı insan çünkü her şey içinden geliyor, dış uyaranlara maruz kalmadan canımızın istediği bir şey varsa bu vücudumuzun ihtiyacı olan besin yada vitamine olan ihtiyacıdır. Canın mandalina portakal istiyorsa muhtemelen C vitaminin eksik kalmıştır ve bunu tamamlamak istiyordur vücudunuz. Tüm canlıların biyolojik bir denge uyarı sistemi vardır “Homeostasis” bu uyarı sistemi insan bedeninde dış uyaranlara maruz kalmadan organizmanın isteklerini yerine getiren dengeyi korumakla görevlidir. Biz insanlar dış etkenlere çokça maruz kalıyoruz yanlış öğrenme ve sağlıksız beslenme ile bu dengeyi çogu kez bozuyoruz.

Homeostasis: Organizmanın bünyesine katılan maddelerin hangi yoğunluk ve ne şekilde alınacağı ve alınan bu maddelerin arasında nasıl bir denge kurulacağına ilişkin sabit içsel durumu işaret eden biyolojik denge durumudur.

Hayatı içinden geldiği gibi yaşamak lazım ne istediğimiz konusunda iç sesimize kulak vermek gerekir. Herkesin bir zamanı vardır. Amerika başkanı Obama 55 yaşında başkanlıktan emekli olurken, Trump 70 yaşında başkan oldu ve şimdide Biden 78 yaşında başkanlık koltuğuna geldi. Anlayacağınız gibi herkesin bir zamanı var her şeyin bir zamanı var sizin zamanınız daha gelmemiştir ileride bir yerde sizi bekliyordur. Bu demek değil ki hiçbirşey yapmadan zamanımızı beklemeliyiz Hayır! bizi biz yapan değerlerimize sahip çıkmak ve gelecek için kendimize koyduğumuz hedeflerimiz için çalışmaya devam etmeliyiz.

Hayatın ritmine ayak uydurarak yaşamaktan zevk alacağımız şekilde yaşamalıyız bu hayat bir sefer yaşanıyor onuda kötü anılara boğarak değil yapmaktan zevk aldığımız özgürce yaşayabileceğimiz bir hayat yaşamamız dileklerimle. Bitirmeden küçük bir not düşmek istiyorum özgürce yaşamak isteyen insan içinde yaşadığı toplumlarda içinden geçen her şeyi yapamaz bu o toplumun kurallarına aykırı olabilir ve kötü karşılanabilir. Özgürlük içinden geleni yapmak değil içinden gelmeyeni yapmamaktır, içinden gelmiyorsa yapma! ve şu soruyu kendine hep sor “MECBURMUYUM?”

İnsan olabilmek ve insanca yaşamak

Biraz ben..

İnsan olmanın bir özelliği, hayal kurmak ve bu kurguladığı hayatı yaşamak için verdiği çabalarla doludur. Yapılacak o kadar iş vardır ki planlar programlar hep bir yoğunluk içindedir, bir hedef yetmez çünkü daha fazlasını ister her zaman. Bunu da alalım, bunu da yapalım, biraz daha çalışıp kariyer yapalım, bir kedim olsun, soğuk bir kış günü o peteğin üzerinde mırıldanırken ben kahvemi alıp yağan karın büyüsüne kapılayım, arkada çalan hafif bir fon müziği eşliğinde hayallere dalsam. Yazacaklarımı planlasam ve kendimi yeniden keşfe çıksam. Yazdığım bu yazıyı kimler okur ve bu yazıyı yazdığım için tebrik eder güzel bir iş yaptım diye onaylar beni diye düşünmeden hayatını yaşayan biri olarak. Yaşadığı hayatı sorgularken içinde bulunabileceği haller vardır insanın. Kararlar almak ve aldığı kararların arkasında durmak gibi hayat kısa ve bu hayatı kendim için yaşıyorum, uzun uzun yazmak istiyorum, yazılarım şimdi bir anlam ifade etmese de daha iyi yazılar yazabilmek için şimdi sürekli yazıyorum. Bunun süreklilik arz etmesi gerekiyor ve alışkanlık olması lazım, daha iyi yazılar yazmam için konuları derinlemesine kendimce yorumlamam lazım.

Çevre Faktörü Çok Önemli

Kendi sınırlarını bilmek ve yeniden keşfe çıkmak kendini, bu keşif sırasında yaşayacağı hayatı planlamak ve programlamak. Bu planları gerçekleştirmek için yakın çevrenizin desteği önemlidir, sizi desteklemeleri ve fikirlerinize inanmaları lazım. Eğer sizin fikirlerinize ve sizin inançlarınıza karşı bir tavırları varsa uzaklaşmanız lazım, hatta kaçın oradan, çabuk değiştirin o ortamı. İnsan desteklenmek ve anlaşılmak istenen bir varlıktır, onaylanmak, yaptıklarından tatmin olmak ister, bu yüzden ki kişinin etrafında ki en yakın beş arkadaşının ortalaması olduğunu söylerler. Mevlana’nın bir sözü vardır “ Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” demiş. Bu sözden yola çıkacak olursak bizi biz yapan yakın çevremizdir. İleride nasıl bir hayat yaşamak istiyorsanız çevrenizi o kişilerle doldurmalısınız.

Kendini Onaylatmak İsteyenler

Böyle insanlar kendilerini keşfedememiş hep bir takdire onaylanmaya mahkûm etmiş kendi tatminleri gelişmemiş insanlardır, yaptıkları işi biri tarafından onaylanmazsa kendilerini yetersiz, değersiz, hiç bir şey başaramamış sayarlar. Uzmanlar bu yapıda olan kişilerin yetiştirilme döneminde aileleri tarafından özgüvensiz olarak yetiştirildiğini söylemektedirler. Yaptıkları işlerin öncesinde ya da sonrasında hep yapamazsın, başaramazsın, sen bilmezsin gibi telkinler ile karşılaşmıştır ve sonrasında bir iş yaptıklarından sonra bu işi yapabilmiş miyim diye birilerinden onay beklerler. Kendi başlarına bir iş yapamazlar. Hayatın kısa olduğunu ve bu anların bir daha yaşanamayacağının farkında olursak yaşadığımız her anın tadını çıkartmak ve iyi bir şekilde değerlendirmek gerektiğini anlamak önemli. Hayatı kendimiz için yaşamalıyız, bunun için de birisinin onayına veya etkisine girmemiz anlamsızdır.

Hayatı Yaşamayı Bilmek ve Karlar Almak

İllaki hep hareketli olmak, dolu dolu yaşamak gerekmiyor. Hayatı dolu dolu yaşamaktan kasıt hep bir hareket hep farklı ortamlar olmak zorunda değil. Önemli olan eve sobanın başında pineklerken de, hatta hafta sonu eve kapanmak zorunda olmamız, sevdiğiniz insanın sizi anlamaması, kedinizin yaramazlıkları yüzünden başladığınız yazıyı yazmak için daha fazla çaba harcamanız motivasyonunu düşürmemeli. Hayat her anı yaşamaya değer bunların içinde uyumak istersen uyumalısın, koşman gerekirse koş, kitap oku, yemek ye, film ize vs. ne yaparsan yap buna sen karar ver her zaman bir şeyler yapmak zorunda hissetme kendini, hayat senin, hayatta karar alabilme ve aldığı kararları uygulayabilme yeteneğine sahip olmak önemli. Birde yaptığı işlerin arkasında olmak doğru ve iyi bir insan olmak var. İnsan olmanın, dini, milleti, ırkı, yoktur insan olmak, vicdan denilen insanın içindeki o yumuşak yapıdan gelen doğal bir dürtüdür.

pexels-photo-5380058.jpeg

Sıkılgan ve Korkak Bir Yapıya Sahip Çekingenler Tipler

Hayatı yaşamaya korkanlar diye tabir etsem yanlış olmaz sanırım. Kendisine yarattığı konfor alanında hayatını sürdüren ve bu alan dışına çıkmaktan korkarak küçük dünyasında kendisini güvende hisseden, bu alan dışına çıkınca başına kötü şeyler geleceğini düşünen, kendi gibi olmayan ve yeni düşünceler yeni keşifler yapmak isteyen etrafındaki insanlara da iyi bakmayan bir kişiliktir.

Çünkü hayatta kendini geliştirmek adına bir şey yapmamış, herkesle iyi geçinmek durumunda kalmış başkalarının fikirlerini kendi fikriymiş gibi savunmuş, yaşamı boyunca kendi fikirleri olmadan kendinden üst gördükleri kişilerin fikirlerini görüşlerini benimsemiş. Çabuk sıkılan hayatta yaşam ile alakalı olarak hiçbir fikirleri olmayan insanlar, yanlış yapmaktan korkan, hiçbir konuda bilgisi olmadığından o konu hakkında fikir beyan edemeyen bu eziklik için de kendine ait olan fikirlerin de öne sürmede çekingen davranırlar. Özgüven eksikliği yaşarlar, sadakati sebebiyle kendine verilen makam ve mevkilere kendi çabasıyla gelemeyeceğini bilir ve o konuma kendisini getiren güce öyle bir sarılır ki dünyada ondan doğru ondan iyi kimse yoktur. Bu o kişi için gayet tabi doğrudur.

Topluma Uymayan Kişiler

Erik Hoffer’in de bahsettiği gibi “Topluma uymayan kişiler” vardır. Topluma uyamayanlar, eğer yaratıcı bir güce sahipse, kişisel bir atılım yapıyorlar veya yaratıcı güçleri yoksa ve kendi yeteneksizliklerinin ezikliğinden kurtulmak istiyorlarsa, kitle hareketlerinin içinde kişiliklerini eriterek bir tür “yıkıcılık özgürlüğüne” kavuşmak isterler. İşte bu insanlar yıkıcılık özgürlüklerine kavuşmak için içinde bulundukları topluluğun en pis işlerini yerine getiriyor ve kendini hiçbir şekilde yaptıklarından mesul hissetmeden bir işe yaramanın verdiği bir rahatlama ile özgürlüklerini sağlamış hissetmektedirler.

Sonsöz olarak şöyle bir giriş yapacak olursak; Karakteristik özellikler olarak farklılıklar gösteren insanların yaşamdan zevk alma ve yaşadıklarını hissetmeleri için akıp giden zaman içerisinde her anın tadını çıkartabilmesi gereklidir. Yoksa kaybolup gidecektir bu koşuşturmanın içinde. Kendi kendime, kendim için bir şeyler yapmak ve bu hayata iyi ya da kötü bir eser bırakmak en çok istediğim hayalim. Kapasitemi biliyorum, yapabileceklerimin farkındayım, eksikliklerimi de görüyorum kendimi bu konularda geliştireceğim ve bunun için süreklilik gerekiyor, sürekli yazıyorum yazmakla rahatlıyorum mutlu oluyorum. Hayatta beni mutlu eden bir işle uğraşmak ve zamanımı bu işle geçirmek çok güzel bir duygu herkes sevdiği işi için zaman ayırmalı.

SAHİBİNDEN KISA NOTLAR

Merhaba, bu yazıda okuyacağınız yazan kişinin yani benim hayata dair tuttuğum küçük notlardan oluşmaktadır. Kısa kısa size bu notlardan bahsetmeyi düşünüyorum, umarım beğenirsiniz benimle paylaşmak istediğiniz bir şey olursa iletişime geçmekten çekinmeyiniz.

SAHİBİNDEN KISA NOTLAR

İNSAN NEDEN YAZMAK İSTER?

Yazmak istiyorum çünkü uzun yıllardır içimde büyüyen bir şey bana sürekli kendimi yazarak ifade etmem gerektiğini hissettirdi ve bu duygu beni yazmanın ne demek olduğunu araştırmak, onun hakkında çalışmak için bir maceraya sürüklüyor. , edindiğim her şeyi okumak ve hangi konularda yazmam gerektiğine karar vermek. sürüklenen.

YAZMA NE ANLAMA GELİR?

Çocukluğumdan beri her zaman duyduğum bir söz;

“Kelime Uçar, Metin Kalır.”

Anonim

Evet! Bu atasözü ne anlama geliyordu? Okuduğum kitap ve makalelerde, katıldığım toplantı ve panellerde, aldığım eğitimlerde gördüğüm kadarıyla; Kitap yazma düşüncesi, araştırması sonucunda öğrendiklerinin kendisinden sonra gelecek kişilere fayda sağlayacağı, bu konuyu araştıran başka bir kişinin bu araştırmadan haberdar olması ve araştırmasını yönlendirmek ve yönetmek istemesidir. baştan başlamadan önce geliştirdiği konu üzerine. İnsanlar ölümlü olduklarını ve bir gün bu dünyadan uzaklaşacaklarını bilirler. Bu nedenle her insan kendi yeteneğine göre farklı bir iş bırakmak ister, benim gibi bazıları ise kağıt kalem alıp sadece yazıp hayattaki deneyimlerini anlatır.

Düşündüğünüzde hayatı boyunca araştırma yapmış olan hocamız bir kitap yazıyor, belki 70 yıllık hayatının verdiği araştırmayı ve yazdığı yazıda deneyimlerini okuyabilirsiniz. Bu, okumanın ne kadar karlı olduğunu anladığım iyi bir nokta. Öğrendiklerinizi başka güzel bir konuda paylaşmak, başkalarına anlatmak ve onlara hepsinden daha büyük mutluluğu öğretmek bir zevk değil mi?

“Evet öyle.”

Örnek olarak bir meyve ağacı alırsak; Toprağa önce tohum olarak girer, topraktan ihtiyacı olanı alarak filizlenip köklenir (nem, sıcaklık, uygun şartlar vb.), Sonra kabuğunu kırar ve topraktan çıkmak için ne gerekiyorsa yapar. Topraktan su ve diğer mineralleri alıp hayata tutunmak kök salacaktır. Bulunan cevher kendini yukarı doğru kaldırarak toprağın üzerine çıkacak ve burada da kolay değil, sana ne olacağını kim bilebilir. Bu zorluklardan kurtulma hedefine ulaşmak için büyüyecek ve gelişecektir çünkü; (“Her canlının bir yaratma amacı vardır, bunu bilmese bile hayat onu o amaca yönlendirir.”) Üretmek için uygun ortamı bulduğunda, amacını gerçekleştirmeye geldiğinde daha verimli olacaktır. hayata gelme. Bu uygun ortam bulunmazsa verim * fiziksel olarak yetiştirilmese bile * düşük kalacaktır ama yine de bu dünyada bu meyveye sahip olduğum için bu dünyaya damgasını vuracaktır.

Bu yüzden bu yazıyı yaratma amacım doğrultusunda bu yazıyı paylaştıktan sonra ve benden sonra okuyacak olan benden onlara bir şeyler anlatmak için dünyada bir eser bırakmaya çalışma fikri ile bu yazıyı yazıyorum. Bunun ilk ve son olmayacağına inanıyorum. Başladım, yolun yarısına geldim, önümde uzun bir yol olduğuna inanıyorum, bu yolda yazdığım kısa notlarda hep daha iyisi ve daha güzeli ile hep yanınızda olmayı planladığıma inanıyorum. Başta yazdığım gibi tüm geri bildirimlerinizi bekliyorum.

Bu zor günlerde fiziksel olarak yan yana olamasak da sevgiyle kalın, sağlıklı kalın, vedalaşın, güzel sağlıklı günler görme umuduyla, güzel düşüncelerde bir arada olalım.

BRIEF NOTES FROM THE OWNER

Hello, what you are going to read in this article consists of the little notes I have made about the life of the person who wrote it. I intend to briefly tell you about these notes, I hope you like it, do not hesitate to contact me if you want to share anything.

WHY DOES HUMAN WANT TO WRITE?

I want to write because something that has been growing inside me for many years has made me constantly feel that I have to express myself by writing, and this feeling makes me go into an adventure to research what it means to write, to study about it, to read everything I have gotten, and to decide on what subjects I should write. dragged.

WHAT IS WRITING MEAN?

It’s a saying I’ve always heard since I was a kid;

“The Word Flys, The Text Remains.”

Anonymous

Yes! What did this proverb mean? As far as I have seen in the books and articles I have read, the meetings and panels I attended, and the trainings I have received; The thought of writing a book is because what one has learned as a result of his research will benefit people who will come after him, that another person who researches that subject should be aware of this research and that he wants to direct and manage his research on the subject he has advanced before starting from the beginning. People know that they are mortal and that one day they will pass away from this world. For this reason, every person wants to leave a different work as per his own ability, and some like me take paper and pen and write only and talk about his experiences in life.

When you think about it, the professor who has done research throughout his life writes a book, you can read the research he gave maybe 70 years of his life and his experiences in the article he wrote. This is a good point where I understand how profitable it is to read. Isn’t it a pleasure to share what you have learned in another beautiful subject, to tell others, and to teach them, the greater happiness than all of them?

“Yes it is.”

If we take a fruit tree as an example; It first enters the soil as a seed, takes what it needs from the soil to sprout and take root (humidity, temperature, suitable conditions, etc.), then it will break its shell and do whatever it takes to get out of the soil, it will take root to take water and other minerals from the soil and hold on to life. The ore found will rise above the soil by raising itself upwards and it is not easy here, too, who knows what will happen to you. In order to achieve the goal of getting out of these difficulties, it will grow and flourish because; (“Every living creature has a purpose of creation, even if he does not know this, life directs him towards that goal.”) When he finds the appropriate environment to produce, then he will be more productive when he comes to fulfill the purpose of coming to life. If this suitable environment is not found, the yield * will remain low even if it has not been physically grown *, but still, it will leave its mark on this world because I have this fruit in this world.

That is why, in line with my purpose of creation, I am writing this article after I share this article and with the idea of ​​trying to leave a work in the world to tell them something from me who will be reading after me. I believe this will not be the first and the last. I started, I came to the half of the road, I believe there is a long way ahead of me, I believe that I always plan to be with you with the better and more beautiful in the short notes I wrote along this way, I expect all your feedback as I wrote at the beginning.

Even though we cannot be physically side by side in these difficult days, stay with love, stay healthy, goodbye, in the hope of seeing beautiful healthy days, being together in beautiful thoughts.